Çini sanatının kısa tarihçesi

Çini sanatının kısa tarihçesiÇini sanatının kısa tarihçesi

Sarayın ve halkın sanatı Çini sanatı. Çini sanatının adı, altın yıllarını yaşadığı günlerdenunutulmaya yüz tuttuğu zamanlara kadar hep İznik, Kütahya ve İstanbul kentleriyle anılır. Saraya yakınlığı ve sarayın desteği nedeniyle İznik çinilerine saray, kendi halinde gelişen incelikli işçiliğiyle Kütahya çinilerine halk sanatı dense de, çinicilik Osmanlı döneminden bu yana, her zaman geleneksel ve yadigar sanat dallarından biri olmuştur. İstanbul’a çini sanatını taşıyan ustalar İznik’ten göç edenlerdir. 15.ve 17.yüzyıllar arasında en güzel çini örneklerini İznik verir. İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’a varan çinicilik, nesilden nesle geçen nadide sanat eserleriyle gelişip çoğalır.

Çini sanatı tarihçesi

Çini sanatının kısa tarihçesiÇiniciliğin geçmişi Çin kökenlidir ancak Anadolu topraklarındaki varlığı Selçuklu dönemine kadar uzanır. Osmanlı döneminde her sanat dalında olduğu gibi çinicilik de çok önemli ve değerli bir sanat olarak kabul görmenin ötesinde, iyi ustalar yetiştirmiş bir meslek dalı haline gelir. Selçuklu döneminde renklilik açısından beyaz ile turkuazın beraberliği olarak özetlenebilecek çini eserler, Osmanlı döneminde rengarenk ve çok desenli bir kimliğe bürünür. Öyle ki, o güne kadar mavi ve beyaz renklerin hakimiyeti altındaki çinicilik, artık özel tekniklerle elde edilen turkuaz mavi, zümrüt yeşil ve mercan kırmızının egemenliği Çinicilik sanatı Bursa’da gelişir, şehir çini ustalarıyla kısa sürede ünlenir. Çini atölyeleri genellikle İznik civarında yoğunlaşır. Bursa’nın çini üstadı Semerkantlı Muhammet el Mecnun’dur ve sanatı pek çok ustaya öğreterek onları yetiştirir. Onun rahle-i tedrisinden geçen ustaların işleri o kadar nadidedir ki, bir görüşte eserlerin kimin elinden çıktığı hemen anlaşılır.

Çini sanatının tarihi gelişimi

İstanbul’un fethinden sonra çinicilik İstanbul’da hızla yayılmaya başlar. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da yaşayan Müslüman nüfusun çoğalması için Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden insanların gelip yerleşmesini istemesi üzerine, kimi şehirlerden gelenler belli başlı semtlere yerleştirilirler. Bursa’dan İstanbul’a gelenler için Eyüp semti ayrılır. 15.yüzyılın ilk döneminde Bursa’dan gelen ve çini yapımını bilenler bu semtte üretim yapmaya başlarlar. Dolayısıyla İstanbul’da çinicilik Eyüp semtinde başlayarak gelişir. 16.yüzyıla gelindiğinde dahi çiniciliğin en güzel örnekleri Eyüp’te verilecektir.

Çini sanatının kısa tarihçesi

Tüm diğer sanat dallarında olduğu gibi çinicilikte de farklı dönemler olur; sanat geliştikçe farklı üsluplar da gelişir. Örneğin 15.yüzyılın ilk yarısında yaygın olarak Baba Nakkaş üslubuna dahil olan desenler kullanılırken, 1540’lı yıllara gelindiğinde çini desenlerinde ipek kumaşlardan esinlenen incelikli uygulamalar
olacaktır. 1550-1585 yılları arasına tarihlenen çini sanatı artık zirveye ulaşmıştır ve dönemin en ustalıklı çini eserleri bu defa Haliç’te yapılır.
Bir dönem ekonomik nedenlerle malzemeleri kalitesizleşen ve kaybolmaya yüz tutan çini sanatı, 1700’lü yılların başında Tekfur Sarayı içinde kurulan atölyelerle yeniden canlanır. Bir kez daha İznik’ten çini ustaları gelecek ve çinicilik 40 yıl daha dolu dolu sürecektir.

Şairleri, ressamları, müzisyenleriyle sanatkarların şehri olan Kütahya ise çini sanatının hiç ölmediği yer olur. 16.yüzyılın sonunda zayılayan, İznik’te neredeyse bitmeye yüz tutan çinicilik, sarayın desteğiyle ayakta kalırken, saraya ve madenlere uzaklığıyla kolay gelişme şansı bulamayan Kütahya çinileri, dönemin şehrinde sanata verilen değer sayesinde duraklamaz bile.

Çini sanatının tarihi gelişimi
Çini sanatının kısa tarihçesi

Çini dünya üzerinde benzeri olmayan sanatlardan biri; 700 yıllık bir imparatorluğun sanatı. Çini sanatçıları başta laleler karaniller, sümbüller, güller olmak üzere, ilhamlarını doğadan alırlar; Allah’ın yarattığı güzellikleri çinilere ince ince işlerler. Çini ustaları yıllar içinde daha da ustalaşırlar, ancak iki şeyi hiç değiştirmezler.
Birincisi çiçekler; laleyi lale, karanfili karanfil, gülü gül gibi, formlarını bozmadan kullanırlar. İkincisi de geleneksel renklerin dışına çıkmazlar; turkuaz, zümrüt yeşili, mercan rengi ve beyaz alfabenin harleri gibi çininin değişmeyen kuralları olarak kalırlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir